Esengül AKYOL - O KİM?


esnglakyl@gmail.com

                Bir yandan siyah kundura ayakkabısını giyerken diğer yandan da annesinin eline tutuşturduğu salçalı ekmeği ısırıyordu. Annesinin yeni yamadığı çorapları ayakkabısına sıkıştırmaya çalışırken bir hayli zorlanmıştı. Ayakkabısı küçülmüştü. Ama abisine yeni ayakkabı alınmadığı için bunlarla idare etmek zorundaydı. Çünkü o abisine yeni ayakkabı alınırsa ya da birileri, zengin birileri çocuklarına olmayan ayakkabıları verirse abisinin ayakkabıları da ona kalacaktı. Küçüklüğünden hatta bebekliğinden beri abisinin ayakkabılarını giyerdi. şimdiye kadar ona hiç yeni bir şey alınmamıştı.Ama bunu pek de sorun etmiyordu. Hem bu sefer abisinin ayakkabılarını aylardan beri dört gözle bekliyordu. Çünkü abisin kramponları vardı. Geçen sefer komşuları onlara bir krampon vermiş abisi de okula artık kramponla gitmeye başlamıştı. Ve bu kramponlar abisinden ona miras kalacaktı.

                Evin buz gibi olmuş demir kapısını açarak bahçeye çıktı. Çıkar çıkmaz baharın serin havası yaladı çocuğun yüzünü ve o incecik bedenini. Ona bol gelen, kolları kıvrılmış, rengi solmuş ceketine sımsıkı sarılarak önce bahçeyi dolandı. Evin arka tarafından evin içine su sızmasın diye yağmur sularına gider yapmıştı. Küçük bir kanaldı ve o kanalı alt komşularının bahçesindeki havuza yönlendirmişti. Böylece havuz dolacak ve komşusunun ördekleri yüzebilecekti. Sonra yaptığı kanalı takibe başladı. Bahçenin yukarısına, evin arkasına yöneldi. Küçük ellerini çamura daldırdı ve kanalın incelmiş kısımlarına yapıştırdı. En son evinin arkasındaki küçük deliğe de çamur sıvayarak işini sağlama aldı. Ellerini silkeleyerek balkonun altına girdi bir poşet kömür ve bir kaç odunu çıkararak balkonun üzerine bıraktı. Bahçeyi minik minik arşınlayarak okul yolunu tuttu.  Sırtındaki ince ceket onu ısıtmasa da o hissetmiyordu soğuğu. Aklında dayısının ona İstanbul'dan getirdiği rengarenk bilyeler vardı. Okula gidecek bilyelerini arkadaşlarına gösterecekti. Bir yandan bilyeleri düşmesin diye parmağını pantolonunun yırtık cebine sıkıştırırken bir yandan da cebindeki bilyeleri karıştırarak şakırdatıyor, seslerini dinleyerek  heyecandan kıkırdıyordu. Bilyelerini şıkırdata şıkırtada okula gitti. Okula yaklaşırken bahçede Selim'i gördü. Hızlıca yanına gitti ve bilyelerini Selim'e gösterdi.  Onun küçücük ellerindeki rengarenk bilyelere gözlerini kocaman açarak bakan Selimle aynı duyguları paylaştığını biliyordu. O demek, Selim demekti. Selim demek, o demekti. Zilin çalmasıyla irkilen iki arkadaş sınıfa çıkmak için merdivenleri çıkmaya başladılar.  O, çok tutumlu bir çocuktu. Abisinin aksine kalemlerini parmaklarının arasında duramayacak kadar küçülüp, yazılamayacak hale gelince de evdeki salça konservesinden yaptığı kalemliğin içine atardı. küçülen kalemlerden sekiz tanesi daha vardı. Nedendir bilinmez o kalemleri kullanıp küçülttükçe büyüdüğünü, çok iş yapıp, başardığını hisseder, bakar bakar gururlanırdı. Ama abisi öyle değildi. Ha bire kavga eder, okulu boşlar, anne ve babasını çok üzerdi. Abisine nazaran o derslerini çok seviyordu. Özellikle fen bilgisi dersine özel bir ilgi duyuyordu. Bu dersi sevmesindeki en büyük etken öğretmeniydi. Öğretmenini çok seviyordu. Bir gün öğretmeni onların evine ziyaretine gitmişti. Evlerine ilk defa bir öğretmen geliyordu ve onun için bu çok önemliydi. Öğretmeni evlerine gelmiş hasırlı holde ayakkabılarını çıkarmış, sobanın yanında bağdaş kurmuştu. Onun derslerini kontrol etmiş, annesinin ikram ettiği çayı yudumlarken sigaradan sakalı sararmış babasıyla tıpkı bir dost gibi sohbet etmişti. Hayatında ilk defa o gün kendini önemli hissetmişti.

                Son zil çaldı ve çantasını toparlayıp sınıftan dışarı çıktı. Çıkarken okul merdiveninin tırabzanından kaymayı da ihmal etmedi. Evine giderken manava uğrayıp harçlığından annesine maydanoz aldı. Sabah annesinin ablasına, "keşke evde maydanoz olsaydı, manavın borcu da çoğaldı, bir maydanozu da borç edemeyiz" dediğini duymuştu. Kapıyı çaldı. Kapıyı ikincisi annesi, bir tanecik ablası açmıştı. Ablasını çok seviyordu.  Ablası annesinin sağ kolu, onun öğretmeni, abisinin terzisi, babasının çaycısı ve tekirin bakıcısıydı. Evin kapısından içeri girerken ablasının başını okşayacağını biliyordu ve yanılmamıştı. Ablasına tatlı bir tebessümle karşılık verdi, kunduralarını çıkardı, ceketini alıp içeri girdi. Kapıyı açar açmaz sobanın sıcaklığı yüzüne vurmuştu. Sobanın sıcaklığıyla bir an mayıştı. Annesinin sobanın üzerinde yaptığı ekmek kokularını içine çekerek içeri girdi ve sobanın yanına Tekirle birlikte kıvrıldı. Yemek hazırlandı ve ailecek sofraya oturuldu. Bu gün çok mutluydu yemekte hxavra (kümbe) vardı ve yanında nefis bir ayran... gerçi bir bardak düşecekti payına ama olsundu azar azar içer yettirirdi ayranı. Yetmese bile annesi mutlaka ona kendi payını verecekti. Annesinin bu fedakarlıkları onu çok üzüyordu.Biraz daha paraları olsaydı da herkes iki bardak ayran içebilseydi diye bir an içinden geçirdi ve nefis bir dilim alıverdi. Yemek arasında kapı çaldı. Gelen abisiydi. Yine burnundan soluyordu abisi. Bir hışımla içeri giren abisi selam bile vermeden sofraya oturdu ve ceketini savurdu minderlerin üzerine. Babası sordu; "neredeydin?" diye. Dersinin geç bittiğini söyleyen abisinin dediğine o bile inanmıyordu. Abisinin yalan söylediğini, akşama kadar eski, terk edilmiş cezaevinin orada arkadaşlarıyla boş boş oturuyordu. Ama babasına diyemiyordu. Üstelik abisi sigaraya da başlamıştı. Ama babası üzülmesin diye saklıyordu. Ablası abisinin bardağına ayran doldurmayı unuttuğu için abisi birden bire ablasına bağırmaya başladı. O, abisi bağırdı sırada gözlerini kocaman kocaman açmış abisine bakıyordu. Anlamıyordu işte, anlamıyordu. Melek gibi, pamuk tenli, zayıf parmaklı, soluk benizli ablasına nasıl kıyıp da bağırdığını anlayamıyordu. Sonra babasına dönen abisi bana para ver ayakkabı alacağım dedi. Babası ayakkabılarının nesi olduğunu sordu. Çok çirkinler, maçımız var yeni kramponlar lazım dedi. Bana para vermek zorundasın deyip bir de üzerine babasına çıkışmıştı. ama onun aklında abisinin kramponlara çirkin deyişi yankılanıyordu. Çirkin!. Hayallerini süsleyen ayakkabılara çirkin diyen abisine ağzı açık bakıyordu. Babası ise yine abisini azarlayıp yan odaya göndermişti. yemek boğazından geçmeyince babası sofradan kalktı ve sobanın yanına geçip bir sigara yaktı. Sofra kalktı, çaydan sonra yataklar serildi. yataklar çok soğuktu, yan odada kalan yataklar buz kesmişlerdi adeta. O yüzden yataklar ısınsın diye erken serilmişti. O derslerinin başına, annesi oyasına, ablası ise tekirin başına geçmişti. Birkaç saat sonra abisi geldi. Kimseye bakmadan yatağına geçen abisine üzgün üzgün iç çekti babası.. Uyku vaktiydi. Lamba kapatıldı. O her akşam uyumadan önce annesinin ona öğrettiği duaları içinden okudu ve sonuna; "Allah'ım abimi iyi biri yap" diye ekledi. Tekirin mırıltıları arasında rüyaların daldı.

                O kim?                                                                                                                                                              O kim mi? O, çorabı yamalı, giyecek botu olmayan, yeni ayakkabı için başkasının eskilerini bekleyen, en büyük lüksü bilyelerle oynamak olan, harçlığını evinin ihtiyacına harcayan, babası gibi sorumluluk alıp bahçeyi dolaşıp evin su alıp almadığına bakan o çocuk...

                İşte o çocuk her gün yanınızdan geçen belki de iki ev ötenizde oturan komşunuz, belki çocuğunuzun sınıf arkadaşı, belki de size mendil satan ama sizin yüzüne dikkat etmediğiniz herhangi bir çocuk..

                Her insanın hayalleri, düşleri vardır. çocuklar ise bu hayallerin en masum olanına sahiptir. Kendi çocukluğunuzu düşünün. Robotlar istediniz,  barbie bebekler, ayıcıklar, akülü arabalar belki de.. ama bazı çocukların o hayalleri kurmak için bile engelleri vardır. En büyük hayali bir bardak daha fazla ayran içmek, abisinin eskiyip kendisine büyük olsa bile eskilerini giymek gibi buruk hayaller..Bir miskete sevinip bir monta ihtiyacı olan bir çocuk siz ikinci evin, arabanın planını yaparken o, yarına kalemim yetecek mi? nin planını yapıyor.

                NOT: "İnfak edin(Bakara 3)" Allah rızasını kazanmak için, samimiyet için, insanlık için infak edin. sevmediğiniz,işe yaramayan değil sevdiğiniz olandan "infak" edin. Allah yolunda harcayın, servetin gerçek sahibi, maliki Allah'tır. Allah ise serveti yolunda harcamaya en layık olandır. En güzel şekilde belki bir Suriyeliye belki de komşunuza giydiğinizden götürün, eskinizden değil yeni olandan vazgeçin ki yaptığınız iyi iş infak seviyesine Allah'ın izniyle ulaşmış olsun..

                Belki kişisel belki de bir yardım kuruluşu aracılığıyla ulaşacaksınız ona. Artık yardım kuruluşlarının deposuna inildiğinde, bağışlanan eşyaların kokusundan maske bağlamak yerine birbirinden güzel işe yarar elbiselerin hoşnutluğuyla bir krampon bir mont bekleyen çocukların gülen gözlerine koşmak istiyoruz. Haydi! Hep beraber, Siz de gelin , İnfak edelimm ;

Bu Yazı Şimdiye Kadar 1243 Kez Okundu.

Yazarlar

Mustafa TERCAN

CAMİLERİN DEĞİŞMEYEN MÜDAVİMLERİ

Yazıyı Oku...

Ali YİĞİT

KÖYLÜ PAZARI KURULSUN

Yazıyı Oku...

Esengül AKYOL

O KİM?

Yazıyı Oku...

Haydar ŞAHİN

DARBE

Yazıyı Oku...

Suat GÜLŞEN

KERNEĞİN SUYUNUN AKIŞI GÜZEL

Yazıyı Oku...

Metin CAN

BİREYSEL KURTULUŞUN ŞİFRELERİ

Yazıyı Oku...

Ramazan ASLAN

UYANIŞ

Yazıyı Oku...

Muhammet KARACAN

ZAMANE HANIMLARI

Yazıyı Oku...

Son Kültürel Yazılar

Reklam

 
 
 
Künye | Yazar Girişi | Yönetici Girişi
© Copyright 2005 - 2011 MalatyaTecde.Net All Rights Reserved
Web Tasarım : Korhan ÖZBEK