Suat GÜLŞEN - SARI GÜLÜM


gulsen.suat@gmail.com

Yazı köşemde sizlere tanıtmış olduğum rahmetli öğretmen ve yazar amcam Lütfi Gülşen’in 50 ye yakın çocuk kitabı vardır. Bu kitaplarının çoğunda Malatya’yı ve çocukluk anılarını anlatmıştır. “Cankuşların Macerası” isimli kitabından alıntı yaptığım bir anısını sizlere aktarıyorum.

SARI GÜLÜM

Ortaokul birinci, ikinci sınıf yaz tatillerinde islim denilen kaysıların işlenme işlerinde çalışmıştım.

Köyümüz Tecde, kentin batısında, merkeze 7-8 kilometre uzakta, şirin bir köydü. Üst başından geçen Derme suyunun suladığı meyve bahçeleriyle sanki cennetten bir parça gibiydi. Evler bu yeşillikler arasına gömülmüş, görünmez olmuştu.

Her evin arkasında çeşit çeşit meyve ağaçları bulunan bir iki bahçesi vardı. Ağaçsız bırakılan yerler sebzeliğe ayrılırdı. Kimse dışarıdan ne meyve, ne sebze alırdı. Tersine onlar ürünleriyle çarşıları, pazarları doldururdu. Başlıca geçim kaynağı bunlardı.


En iyi, en tatlı, kokulu elma, armut, şeftali, kiraz, vişne, erik, kızılcık, dut, ceviz, üzüm orada yetiştirilirdi. İlle de kayısısı... Hacıkız, Hasanbey, Çöloğlu, Hacihaliloğlu, şekerpare, Hudayı gibi birçok cinsleri vardır. Genelde hepsinin adı yerli diliyle mişmiştir. Kendiliğinden biten, aşısız olanlara hudayı, ya da zerdali denir. Çekirdeği acıdır. Pestil yapılır.

Hacı Ahmet Ağa, yalnız Tecde’nin değil, o yörenin en zenginiydi. Köyün yarısı onun sayılırdı. Bahçelerinin ucu bucağı görülmezdi. Üç katlı, görkemli konağının arkasından başlar, Samanlı mahallesinin altından, Kayalık’a, Karakavak’a kadar uzanırdı. Bir ucu da Barguzu köyünün sınırlarına dayanırdı. İçinde sebzelerden, meyvelerden yana ne ararsan bulunurdu. Köyün meyve deposu gibiydi. Ayrıca bir de kayısılıkları vardı ki eşi, benzeri bulunmazdı. Diğer cinsler buraya sokulmamış, sadece şekerpare cinsine ayrılmıştı.

Ağa, babamın has ahbabıydı. Arada bir de kirvelik vardı. Yabancı sayılmazdı. Okul tatil olur olmaz oraya, kaysı işletmesine koşmuştum. Çalışarak okul masrafımı çıkarırdım. Orada kendi yaşıtımdaki çocuklarla, güle oynaya çalışmak hoşuma giderdi. Kaysı işlerini bir çeşit oyun sayardık.

İlkokul arkadaşım Gül de orada çalışıyordu. Gerçekten ismi gibiydi. Sarı Goncagül... Babası neden ortaokula göndermemişti? Sarı saçları, çilli yüzüyle onu kayısıya benzetiyor-dum. Babasının okumasına engel oluşuna da kızıyordum. Hâlbuki okuması yazması, matema-tiği gayet iyiydi. Çalışkandı.

Benim babam hocaydı. İleriyi düşünmüyordu. Ben onu dinlememiştim. Demek Gül bu cesareti gösterememişti.

Yemek paydoslarında, okul günlerini konuşarak şakalaşırdık. Sonra kayısıları çiğnerken ona bakarak, yeni öğrendiğim türküleri mırıldanırdım.

“Gül’üm seni alıp dağa kaçarım

Karlı dağ ardına çadır açarım

Kahve bulamazsam kenger içerim

Elbet ben de Gül’ümü beslerim.

Ama sesimi, içimde kabaran tatlı duyguları ona bir türlü duyuramazdım.

Ağa, babamın dostu olduğu için getir götür gibi hafif ayak işleriyle kayısı çiğneme işini bana vermişti. Bu işleri yaparken pek yorulmazdım. O zamanlar kayısı işlemleri hep elle, ayakla yapılırdı. Bu günkü teknik olanaklar yoktu.

-Haydi oğlum Lütfi kayısılar sen bekliyor. Var gücünle çiğne, bastır!.. Bütün sularını çıkar. Çekirdekler ayağına kesmesin. Dikkatli ol, derdi.

Zerdali cinsi, aşısız kaysılar,  yerden bir metre yükseklikte bir büyük kazana konurdu. Ağzına kadar, tıkabasa doldurulurdu. Bakır kazanın tabanında yüzlerce küçük delikler açılmıştı. Bunlar süzgeç görevini yaparlardı. Kazan kıpırdamasın diye bir ağaca sıkıca bağlanmıştı. Ağaca tutunarak kendimi kazanın içine atardım. Pantolonumu yukarı kıvırır, saatlerce onları ayaklarımla çiğner dururdum. Bazen yavaş, bazen at gibi koşardım. Düşmemek için ağacın dalına sıkıca yapışırdım. Hem çiğner, hem de gelecek günlerin düşünü kurardım. “Öğretmen okuluna gidecektim. Okulu bitirince köylere koşacaktım. Oradaki çocuklara bir ışık olacaktım. Bildiklerimi, Cumhuriyet yönetiminin güzelliklerini, Atatürk ilkelerini anlatacak, karanlıkları aydınlatacaktım. Gül de yanımda olur muydu acaba?..”

Duygular, düşler dönüp dolaşır, bu noktada düğümlenirdi. Teselli için gene türkülere sarılırdım:

“Anom anom anom Kernekli misin

Anom anom anom Tecdeli misin

Benimle gelmeye yeminli misin?..”

Der, bazı yerlerini kendime uydururdum.

Geniş leğenlere, teştlere süzülen kayısı suları oradan alınırdı. Biraz unla karıştırılıp kaynatılır, bulamaç yapılırdı. Bakır kovalarla alınan bulamaç yağlanmış, perdahlanmış, özel yapılmış tahtaların üzerine yayılırdı. İki üç gün kızgın güneş altında kalan pestiller, özel işlemlerle yerinden alınır, katlanırdı. Satışa hazır duruma getirilirdi.

İşin asıl zor olanı Şekerpareleri islimlemekti. Bu işlem de basit, ilkel usullerle yapılırdı. Buna çir yapma da deniyordu.

Kayısılar erkenden toplanırdı. Sandıklara konarak islim damının yanına yığılırdı. Ağa, yalnız kendi bahçesindekilerle kalmaz, çevreden, yakın köylerden getirilenleri de alırdı, geri çevirmezdi. Kimseyi incitmez, herkesin hakkını verirdi. Saygın bir kişiliği vardı.

 Bu nedenle mi, yoksa iyi fiyat verdiğinden mi, köyün çoğunluğu kayısılarını hep ona getirirlerdi. Sandıklar, sepetler dağlar gibi yükselirdi.

Hesap işlerine bakan kişi gelen kayısıları tartar, hesap işlerini yapar, paralarını öderdi. Çoğu onun adını bilmezdi. Kâtip, ya da kantarcı derlerdi. Fırat bunlara aldırış etmez, işini doğru, çabuk yürütmeye bakardı:

-Kantarcı benim dört sandık şekerpare kaç kilo geldi? İki sepet de hudayım vardı.

-Seksen, seksen!.. Sepetler de yirmişerden kırk!..

-Benim altı sandık hudayım vardı, pestillik. Kaçtan sayacaksın?

-Siz hele hayvanları buradan çekin, bir yerlere bağlayın. Ben hesaplarını yaparım.

-Kaçtan, kaçtan?..

-Yirmi beş kuruştan. Şekerpareler elliden. Piyasası böyle!.. Yakın köylerden  gelenlerle orası bir panayır yerine dönerdi. Katırlar, atlar, eşekler, boy boy insanlar... Anırmalar, kişnemeler birbirine karışırdı.

Herkes güneş kızmadan işini bitirip, evine erken dönme telaşındaydı.

Kayısı alım yerinin biraz uzağında, el ayak değmeyecek bir yerde islim damı bulunurdu. Kayısılar özel saratlara tek tek diziliyordu. Damın içine özenle sıralanıyordu. Bu iş te bitince damın kapısı kapanır, kenarları buhar sızmasın diye çamurla bir güzel sıvanırdı. Şimdi işlem tamam. Ocağın ateşlenip, kükürtün yakılarak buharlaşmasına başlamalıydı. Ocağın sönmemesine, en az on iki saat, düzenli yanmasına dikkat edilmeliydi.

İşlerin tümü, özellikle de islimin yakılması ağanın gözetiminde yapılırdı. Bir aksilik olmasın, kayısılar bozuk çıkmasın diye dua edilirdi. Heyecanla beklenirken ağanın kalın sesini duyardık:

-Hanımlar kıpırdanın. Elinizi çabuk tutun!.. Hatça bacı onları biraz dürtükle!.. Birkaçını da kabuk yarmaya gönder, derdi.

-Olur Hacı Ahmet Ağam. Gül, Türkmen, Emine, İrem koşun kabuk yarma işine. Elinizi çabuk tutun!..

-Ben de kızlarla birlikte olmak isterdim. Hem çalışır, hem konuşurduk. Gül’üme biraz daha yakın olurdum. İçim gittiği halde işimin başından ayrılmak olanaksızdı. Onu izlemekle yetinirdim. Kokusu gelsin yeter, derdim.

Süre dolunca islim kapısı açılıp, oda havalandırmaya bırakılırdı. Kayısılar kükürt buharını emince süslenmiş sarı geline benzerdi. Baktıkça insanın içi açılırdı. Koklayıp öpesi gelirdi.

Soğuduktan sonra erkek işçiler, özenle saratları alıp, güneşe taşır, kurumaya bırakılırdı. Bu sırada islim işletmesinde bir coşkulu hava eserdi. Herkes kayısılar iyi çıktı diye birbirini muştulardı. Ağa da kurban kesip, tüm işçilere yedirmekle mutluluğunu belli ederdi.

Birkaç gün de yaygılar üzerinde kuruyan kayısılar, kıvama gelince yassılanırdı. Bu işi genelde kadınlar yapardı. Parmakların ustası olması, tapıklarken onları patlatmaması gerekirdi. Arada bir parmaklar tastaki suya batırılarak yapışkanlık giderilirdi.

Tüm işler güneşte olurdu. Yassılama sırasındaki nemlenmeyi gidermek için gene bir iki gün güneşte bekletilirdi. Sonra özel hazırlanmış yarımlık, kiloluk kutulara dizilirdi.

Gül, ambalaj işlerinde ustalaşmıştı. Küçük elleriyle pıtır pıtır, düzgün bir şekilde kutulara sıralardı.

Tüm bildiğim türküleri hep ona uyarlamıştım. Türkülerde onu yaşatmak istiyordum.

Harput türküsünü şöyle uyarlamıştım:

“Kar mı yağdı Beydağı’nın başına

Kurban olam toprağına taşına

Şu gençlikte neler geldi başıma

Küçücekten bir yar sevdim oy nenni

Oy nenni, oy nenni, oy nenni aman?..”

-Bu gençlik sevdası içinde yıllar su gibi akıp geçmişti. Ortaokul, lise bitmiş, Ankara’nın yolu görünmüştü. Gazi Eğitim Enstitüsünde okuyup öğretmen olmuştu. Ama yüreğimin derinliklerine gömülen Gül sevgisinin yerini kimseler dolduramamıştı. Köyümün islimli kayısı kokusunun özlemiyle Anadolu’nun çeşitli yerlerinde, beş altı yıl görev yapmıştım. Bir gün Kıbrıs Türk okullarında görevlendirildiniz haberini alınca, işlemleri yapmak üzere Ankara’nın yolunu tutmuştum. Sevinçliydim. Bakanlar kurulu kararıyla oraya seçilmiş olmanın gururunu duyuyordum.

Bir iki gün sonra Adana hava alanında Kıbrıs’a uçacaktım. Biletimi almış, eşyalarımı emanete bırakmıştım. Uçağın kalkış saatine kadar Adana’yı dolaşmıştım. Girişe yakın masaların birinde Gül’ü görünce gözlerime inanamamıştım. Duraksamıştım. İkircik içinde  birkaç adım daha atınca:

-Ooo! Lütfi buralarda işin ne? Ne geziyorsun? Buyur otur bakalım, demişti. Kocasıyla tanıştırmıştı:

-Lütfi, benim ilkokul arkadaşım. Köylüm. Beşi bitirene kadar birlikte okuduk. Yazın da kayısı işlerinde çalıştık... Bu da eşim Tarık.

-Asıl ben seni merak ettim Gül. İlkokuldan sonra ne yaptın? Hasan dayı seni bir türlü okutmak istemiyordu. İnadını kırabildiniz mi?

-Malatya’ya kız enstitüsü açılınca rahmetli babama bir kez daha yalvardım. Israr edince hevesimi kırmadı. Köyde Hatice, Halide, Elif, Behice de gidince, onlarla gider gelirsin, dedi. Enstitüden sonra da Ankara Yüksek Kız Meslek okulu... Orayı da bitirip, sizin kervana katıldık. Eşim matematik öğretmeni. İkimizin de Kıbrıs’a ataması yapıldı, iki yıldır Limasol Türk okullarında çalışıyoruz. Burada uçak vaktini bekliyoruz, demişti.

-Desene birlikte yolculuk yapacağız? Ben, ilk kez gidiyorum. İki yıldır orada öğretmenlik yaptığınıza göre bana yardımcı olursunuz değil mi? demiştim.

Uçakta yan yana oturmuştuk. İşte yıllardır düşlediğim Sarı Gül’üm dediğim Gül’le birlikte maviliklere süzülüyoruz. Bulutlar arasına dalıp çıkıyoruz. İçimde bir kuş çırpınır gibiydi. Gül, durmadan konuşuyor, bana Kıbrıs’ı anlatmaya çalışıyordu. İçimden ”İnşallah onların okuluna verirler” diyordum.

-Ah ne güzeldi çocukluk yılları... Bir daha başa dönebilsek ne iyi olurdu diyor, benim ne zaman, kiminle evlendiğimi öğrenmeye çalışıyordu. Tarık suskunluğunu bozmak zorunda kalmıştı.

-İki Malatyalı okul arkadaşı buluşunca dünyayı unuttunuz. Anladık Malatya güzel. Kayısılarınızın tadı kokusu hiçbir yerde bulunmaz.

-Malatya kayısılarının ünü dünyayı tutmuştur. Malatya deyince kayısı, kayısı denince de Malatya akla gelir. Bu iki isim özdeşleşmiştir. Şimdi bir de türküsünü söylersek iyice kıskanırsın Tarık.

Melodisiyle birlikte, coşkulu bir şekilde şarkıya girmiştik.

“Malatya Malatya bulunmaz eşin

Gönülleri doldurur ayla güneşin...”

Malatya’ya hiç toz kondurur muyuz? Orada doğmuş, orada büyümüştük. Çocukluğumuz, gençliğimiz orada geçmişti. İlk aşklar, sevgiler!.. Ayrılıklar!..

-Temiz havasıyla, soğuk sularıyla, sevecen halkıyla, tatlı meyveleriyle, ayı güneşiyle benzeri bulunmaz dedi Gül. Hele çeşit çeşit kayısıları, şekerparesi...

-Şekerparenin ilacı yazın kızgın güneşiyle kükürt sayılır. Kayısılar sanki güneşin tüm ışınlarını içlerine çeker, emerler. Onunla birleşir, olgunlaşırlar. Malatya’nın barış, sevgi, kardeşlik dostluk güneşini ulaştığı her yere, satıldığı her ülkeye taşırlar.

Gül’ün tatlı sesi konunun değişmesine neden olmuştu.

-Şimdi Akdeniz’i geçiyoruz. Bulutlar arasındayız, açıkça görülmüyor. Şu uzaktan görünen Karpat Burnudur. Biraz sonra Lefkoşa’dayız... İçimde bir boşluk, bir ürperti. Hava alanında vedalaşırken:

-Görüşelim Lütfi. Bakarsın bizim okula verirler. Yine hep birlikte oluruz, demiş elimi sıkmıştı.

Hala onun sarı saçlarını, kayısı çağalası yeşil gözlerini düşünüp düşünüp sazın tellerine dokunuyorum. Sarı Gelin türküsünde onu bulur gibi oluyorum:

“Erzurum çarşı Pazar

Leylim aman aman, leylim aman aman

Leylim aman aman, sarı Gül’üm

İçinde bir kız geze

Hop ninen ölsün

Sarı Gül’üm aman, Sarı Gül’üm aman

Sarı Gül’üm aman, suna yârim

Elinde divit kalem

Leylim aman aman, leylim aman aman

Leylim aman aman, sarı Gül’üm...


Bu Yazı Şimdiye Kadar 103 Kez Okundu.

Yazarlar

Mustafa TERCAN

CAMİLERİN DEĞİŞMEYEN MÜDAVİMLERİ

Yazıyı Oku...

Ali YİĞİT

KAYBETTİK DEĞERLERİMİZİ

Yazıyı Oku...

Haydar ŞAHİN

DARBE

Yazıyı Oku...

Suat GÜLŞEN

SARI GÜLÜM

Yazıyı Oku...

Metin CAN

BİREYSEL KURTULUŞUN ŞİFRELERİ

Yazıyı Oku...

Ramazan ASLAN

UYANIŞ

Yazıyı Oku...

Muhammet KARACAN

ZAMANE HANIMLARI

Yazıyı Oku...

Son Kültürel Yazılar

Reklam

 
 
 
Künye | Yazar Girişi | Yönetici Girişi
© Copyright 2005 - 2011 MalatyaTecde.Net All Rights Reserved
Web Tasarım : Korhan ÖZBEK